fuatoburoglu

DÜŞÜNCE, ZEKA VE NEFSE HAKİM OLMANIN DAYANILMAZ ÇEKİCİLİĞİ !

zekiqmsrue.jpg

 

Burada, kişinin çevresiyle ve benliğiyle, bir başka deyişle kişi, dış dünyası ve iç dünyası üçlüsünün ilişkilerini sağlayan ve düzenleyen temel insan yetileri konusunda bir kaç söz söylemek istiyoruz.

Düşünce
Düşünce, insanın maddesel ve toplumsal gerçeklik karşısında kavramlar ortaya koymasını, onları birbirine bağlamasını ve yeni bilgiler edinmesini sağlayan süreçlerin tümüdür. Bir başka deyişle; iç ya da dış uyaranlara yanıt olarak gelişen düşünme ediminin ürünüdür. Düşünce, bireyin zihinsel etkinlikleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağlantıdır. Bu edim, imgeler, düşünce ve hareketler, sözcük ve kavramlar gibi simgeler aracılığı ile gerçekleştirilir.

Psikoloji açısından düşünme; bir amaca, örneğin problem çözmeye yönelik zihinsel etkinlik, ya da çevrenin temsilcileri durumundaki bilişsel yapıların işlenmesi biçiminde tanımlanır.

Gündelik konuşma dilinde düşünce; öneri, tasarı, çare, kanı, görüş, anlayış, zihniyet, sorun, tasa gibi çeşitli anlamlarda kullanılabilmektedir.

Felsefi anlamda düşünme edimi ise; karşılaştırmalar yapma, analiz, sentez, bağlantı kurma, kavrama gibi işlemlerden oluşan ussal bir süreçtir. Aritoteles’e göre bu yeti, insanı hayvandan ayıran en belirgin özelliktir.
İç ve dış etkilerin yoğunluklarına bağlı olarak düşünce, mantıksal yani yönlendirilmiş ve yapılandırılmış, ya da düşsel, yani imgesel ve fantastik olabilir. Mantıksal düşünme yaşanan deneyimlerin sonuçları arasında bağlantı kurma yolundaki usavurmanın, yönlendirilmiş ve yapılandırılmış biçimidir. Bu nitelikteki düşünce nesnel, dışa yönelik ve gerçekçi yani realistik olarak nitelenir.

Bunun karşıtı, öznel, duygusal olan içe yönelik (otistik) düşüncedir. Her iki tür düşüncenin de olağan yaşam koşulları altında uyum sağlamaya yönelik işlevleri vardır.
Öte yandan düşünmeyi yaratan güdülenmenin ne olduğu sorusu, önemli bir ilgi ve araştırma sorusudur. Gestalt yaklaşımı, bu konuda kişinin var olan anlayışı ile deneyimi arasında “bağdaşmaz” bir boşluk algılamasının, onu düşünmeye ittiği görüşünü vurgular.

Psikanaliz kuramı ise düşünceyi, yaşamı sürdürücü bir etkinlik olarak, bir dürtü kaynağı biçiminde açıklar. Düşünsel boyuttaki algıları düzenlemek, uyuşmazlıkları çözmek duygusal yönden hoşa giden sonuçlar doğurur. Belirsizlik giderilerek bunaltıdan kurtulunur ve dürtüler bilişsel alanda gerçekleşme olanağı bulurlar.
zekimages.jpeg
Akıl
Akıl, bilip tanımayı, yargılamayı ve ilkelere göre davranmayı sağlayan insana özgü bir yetidir.

Felsefede akıl ya da us, mantıksal çıkarımlar elde etme yetisi olarak tanımlanır. Bu nedenle aklını kullanmak, içgüdüye, duyguya, duyum ve algıya, arzu ve tutkuya ve imgeleme karşıt olmayı gerektirebilir. Akıl, temel doğruların sezgisel olarak kavranmasına olanak verir. Kant’a göre akıl, anlama yetisinin sağladığı kavramları, kapsamlı ilkeler aracılığı ile birleşim sürecinden geçirerek tekleştirme gücüdür.

İlahiyatta akıl, imandan farklı olarak, insan zihninin ister buluş, isterse açıklama yoluyla olsun dinsel doğrulara yönelmesidir.
zek-yapamazmisin2.jpg
Zeka
Üzerinde tam bir anlaşmaya varılamamakla birlikte genel olarak zeka, bireyin fiziksel, sosyal ve psikolojik çevresiyle uyumlu bir etkileşim içerisinde olmasında önemli bir rol oynayan genel ve özel yeteneklerden; bilgiyi kazanma, değişimleme, depolama ve geri çağırma, soyut akıl yürütme ve deneyimlerden öğrenme kapasitelerinin toplamıdır.
Bilim adamları uzmanlık alanlarına göre zekanın belli bir yönüne ağırlık veren tanımlamalar yapmaktadırlar: Örneğin biyologlar zekayı çevreye uyum yeteneği olarak görürken, eğitimciler öğrenme, bilgisayar bilimcileri bilgileri işleme olarak nitelendirmektedir.

Zeka psikolojide, kavramlar ve algılar yardımı ile nesneler arasındaki ilişkiyi kavramaya yarayan zihinsel işlev olarak tanımlanır. Öğrenme ve uyum gibi yetilerle yakından ilişkili olmasına karşılık, içgüdüsel tepkimelerden kesin sınırlarla ayrılır. Zekanın farklı tanımları olmasına karşılık, zekaya ilişkin kuramların tümü, zekanın gelişmiş bir beceriden çok, geliştirilebilecek bir kapasite ya da potansiyel olduğu ve biyolojik temellerinin bulunduğu noktalarında birleşir. Buna göre zeka, bireyin doğuştan sahip olduğu, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçen ve merkezi sinir sisteminin işlevlerini kapsayan ve deneyim, öğrenme ve çevreden kaynaklanan etkenlerle biçimlenen bir bileşimdir. Geleneksel olarak zekanın insanlara özgü olduğu kabul edilirse de, araştırmalar bazı hayvan türlerinin iletişim ve tanıma gibi alanlarda zeki davranışlar gösterdiğini ortaya koymuştur.

Çok kesin sonuçlar vermese de, bazı testler zekanın ölçülmesini sağlarlar. Bu testler bireyin zeka yaşının kronolojik yaşına oranı olan zeka bölümünü IQ (intelligence quotient) ölçmeye yarar ve toplu bir ölçekte zekanın dışavurumlarının kabaca bir görüntüsünü çizer.

Zekanın toplumsal başarıya dönüştürülebilmesini sağlayan mekanizma henüz yeterince anlaşılamamıştır. Yani üstün zekalı bir bireyin toplumda bununla orantılı olarak başarı sağlayacağı varsayılırsa da, kimi zaman denetlenemeyen etkenler nedeniyle bu tahminler geçersiz çıkabilir.

Öte yandan doğuştan gelen zekanın belirlenebilmesi için bilinen bir yöntem yoktur. Kalıtımla çevre arasındaki ilişki de tümü ile anlaşılamamıştır.

Zeka testleri ile ölçülen zeka düzeyi ile bireyin çeşitli yetenek düzeyleri arasındaki farklılıklardan oluşan zeka kalıbı arasındaki ayrım da göz ardı edilmemelidir. Örneğin zeka bölümü normalin üzerinde olan bir kişinin sözel yeteneği, matematik denklemleri çözmekteki becerisinden kat kat üstün olabilir.

Zekaya ilişkin yeteneklerin her biri, çocukluktan başlayarak 25 yaşına kadar farklı hızlarda gelişmeyi sürdürür. Bu yaştan sonra zeka gelişimi tümüyle yavaşlar. İnsan zekasının yapısına ilişkin görüşler, XX. Yüzyıl boyunca değişmiştir. Günümüzde genel zeka kavramı 120 özgün yeteneğe bölünmekte ve bunlar başlıca üç gurupta toplanmaktadır: Mantık süreçleri, bilgilerin işlenmesi ve bu süreçlerin sonuçları…

Zeka düzeyinin çevreden kaynaklanan, özellikle sosyo-ekonomik yapı gibi etkenlerle genetik özelliklerin karşılıklı etkileşmesiyle ilgili olduğu, giderek daha fazla düşünülmektedir. Farklı kültürel yapıya sahip gruplara uygulanan testler, kişinin genetik potansiyelinin değerlendirilmesinde beslenme, eğitim, aile yaşamı ve toplumsal beklentilerin önemli rol oynadığını göstermektedir.
Akıl ile zeka arasındaki bağlantıya gelindiğinde; zekanın, “içinde bulunulan durumu ve/veya sorunu en kısa sürede kavrama ve ona en kısa sürede uygun tepkiyi gösterebilme yetisi” olarak tanımlanmasına uygun olarak; zekanın olumlu ya da olumsuz duygulardan sıyrılmış bir “akıl” olduğu görülmektedir. Yani bir çok değerlerden arınmış bir akıl…
zek-balik.jpg
Nefse Hakimiyet
Nefis, kişinin öz varlığı yani benliğidir. Fizyolojik gereksinimlerinin tümünü kapsar. Kişi kendi nefsinin isteklerini engellemek çabası ile nefis mücadeleleri verir. Bedensel istekleri doğrultusunda davranırsa nefsine uymuş olur. Bedensel isteklerinden herhangi birini gereğini üstünkörü yerine getirerek dindirdiğinde nefsini köreltmiştir. Bir şeyi yapmayı onur kırıcı incitici saydığında nefsine yedirememiştir. Varlığını korumak için mücadeleye girerse nefs-i müdafaa halindedir…

“Nefs”, yani benlik, psikanaliz kuramında “ego” olarak adlandırılır. İnsan kişiliğinin “kendisi” ya da “öz benliği” olarak yaşadığı ve algılama yoluyla dış dünyayla ilişki kurduğu bölümüdür.

Anımsamak, değerlendirmek, tasarlamak, çevredeki fiziksel ve toplumsal dünyaya uygun yanıtlar vererek uygun davranışlarda bulunmak, benliğin görevidir. Canlı ile çevresi arasındaki ruhsal düzenlemelerden sorumlu olan benliğin temel işlevi, uyumdur.

Psikanaliz kuramına göre benlik (ego), ilkel benlik (id) ve üst benlik (süper ego) ile birlikte bir bütün oluşturur. Benlik, kişiliğin temel işlevlerini yürüten öğedir. Gerek iç ve dış evren, gerek ilkel benlik ve üst benlik arasındaki bütünleşmeyi, düzenlemeyi ve uyumu sağlayan benliktir. Benlik, bellekte saklanan geçmiş olaylar ile öngörülen ve düşlenen bugünkü ve gelecekteki olaylar arasında bağıntı kuran kişisel bir dayanak noktası olarak, kişinin davranışlarına süreklilik ve tutarlılık kazandırır.

Yeni doğan bir bebeğin benliği, dış dünya ile ilişkileri çerçevesinde gelişir ve acı veren şiddetli dış uyaranlar karşısındaki çaresizliğini ve dışa bağımlı çabalarını yansıtır. Başlangıçta algıladığı ile hareketleri arasında yakın bir bağlantı vardır. Bir uyarıya, hemen bir hareketle karşılık verir, bir gereksinme algıladığında, hemen bir doyum arar. Bunları geciktirmek ise gerilimlerin doğmasına yol açar.

İşte bu gerilimlerle başa çıkabilmeyi başarmak, benliğin daha gelişmiş işlevleri için bir temel oluşturur ve gelecekteki kişilik işleyişinde benliğin üstleneceği rolü belirler. Uyarı ile yanıt arasındaki ayrımın öğrenilmesi, düşünme, düş kurma ve tasarlama gibi daha karmaşık zeka etkinliklerinin gerçekleşebilmesine olanak sağlar.

Bu noktada artık açıklığa kavuşuyor ki; “düşünce”, “akıl ve zeka”, benliğin gelişmesinde ve kişinin kendisi tarafından kontrolunda, adeta birer enstrüman işlevi üstlenmektedirler.
zek-beyin.jpg
Benlik gelişmeye başladığında, artık doğrudan tepki vermek yerine, gerçeğin yerine imgeleri koyarak sınama yapabilir. Böylece, bir eylemin gidişini ve sonuçlarını önceden görebilir ve amacına ulaşmak için gelecekteki yönünü belirleyebilir. Benliğin gelişmesi ile birlikte, algılayıp yorumlamakta olduğu biçimleriyle ahlak ölçütleri, kişiliğin bir parçası haline gelirler.

Psikanalizciler, benliği güçlü, bir diğer deyişle “nefsine hakim” bir insanda şu niteliklerin bulunduğunu ileri sürmektedirler: Kendini değerlendirmesi yani içgörüsü ve dış dünyayı değerlendirmesi nesneldir, yani objektiftir. Etkinliklerini geniş zaman dilimlerine göre düzenlediğinden, saptadığı programlara uyabilir ve tasarımlarını gerçekleştirebilir. Kararlarını sonuçlandırıp amaçlarına ulaşabilir ve çeşitli seçenekler arasında seçim yapabilir. Doğal dürtü ve isteklerine hemen boyun eğmeden bunları topluma yararlı biçimlerde kullanmak üzere yönlendirebilir. Yakın çevresinin ve toplumun baskılarına direnerek, kendi seçtiği ve tasarladığı yolda yürüyebilir…

Sonuç olarak, bu noktaya geldiğimizde; satırlar arasında adeta bir toplum üyesinin görevlerinin sayıldığını duyuyoruz. Toplum üyesi için gelişmiş tüm öğretilerde kendi benliğini geliştirmek, hırslarını yenmek, hata ve kusurlarını düzelterek gelişmek vurgulanmaktadır. Toplum üyesi olabilmek için, öncelikle kişinin kendi iç barışını ve mutluluğunu sağlamış olması, yani benlik çatışmalarını belirli ancak yeterli ölçüde aşmış olması gerekmektedir. Toplum üyesi, benliği ile çatışa çatışa, giderek istenmeyen alışkanlıklardan, kötü düşünce ve hareketlerden arınacaktır.

Sır saklamak toplum üyesinin alçak gönüllülük ve hoşgörü gibi bir diğer önemli ilkesidir. Kendisine verilmiş sırları saklamak, hakkı olmayan sırları elde etmeye kalkışmamak, ancak nefislerimizi kontrol altında tutarak edinebildiğimiz vazgeçilmez özellikler olmalıdır.

Bir toplum üyesini bir “asosyal”den ayıran en önemli özelliklerden biri de, düşünme gücüdür. Bu ayrıcalık sayesinde toplum üyesi, önce kendini tanır ve geliştirir, sonra, evrenin güzellik ve sırlarının farkına varmaya başlar ve ancak o zaman içinin sevgi ile dolmaya başladığını duyumsar.

Bizler bu düşünme gücüne sahip olduğumuzdan gerçeği aramalı, bulmalı, bulunanın da kendimiz olduğunu anlamalı ve öncelikle de benliğimizi denetim altında tutabilmeliyiz.

Belki o  zaman mutluluğu bulabiliriz…

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: